AB HİBE FONU

29 08 2008


Türkiye için birşeyler yapmak istiyorsunuz, kafanızda güzel projeler var,
Çevrenizi daha yaşanılır kılmak istiyorsunuz planlarınız var,
İnsanların daha verimli çalışmasını istiyorsunuz fikirleriniz var,
Türkiye insanının daha bilinçli olmasını istiyorsunuz fakat imkanınız yok,
Daha temiz bir hava için yeni düşünceleriniz var fakat paranız yok,
Birçok insana iş verecek bir projeniz var, fakat projeyi uygulamak için sermayemiz yok,

Diyorsanız,
Bunlara benzer birçok konuda Avrupa Birliği size milyonlarca euroya kadar hibe vermeye hazır.
Yapmanız gereken projeninizi en iyi şekilde kağıda dökmek ve başarılı olacağınızı karşı tarafa inandırmak.
O zaman sermaye var demektir.

iletişim için;
www.avrupabirligihibefonu.com





BU SAVAŞ TÜRKİYE’NİN KONUMUNU ZAYIFLATIR

12 08 2008

Çukurova Üniversitesi (Ç.Ü) Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, Maden Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Mahmut Kılıç, ABD destekli Gürcistan’ın, Osetya’ya saldırması, Rusya’nın da Gürcistan’a saldırması ile başlayan savaşın,Türkiye’nin konumunu zayıflatacak bir ‘enerji oyunu’ olduğunu açıkladı.

Doç. Dr. Kılıç, İHA’ya yaptığı açıklamada, Kafkaslarda savaş seslerinin gelmesi, petrol fiyatlarını ve Türkiye’nin yıllardan bu yana planlarını yapmış olduğu Batı ile Ortadoğu ve Orta Asya arasında enerji koridoru olma planlarını tehlikeye sokacağını söyledi. Türkiye’nin Orta Asya arasında enerji koridoru olma plan ve çalışmalarına destek olduğunu savunsa da ABD’nin perde arkasında, Rusya’nın ise açık ve net bir şekilde istemediğini savunan Doç. Dr. Kılıç, şöyle devam etti:

“Petrol, dünyanın en kuvvetli, stratejik ve rakipsiz bir hammaddesi haline getirildikten sonra, çıkarıldığı her yerde karışıklıklar, etnik çatışmalar, terör olayları, anlaşılmaz işgal olayları, hükümet darbeleri birbirini kovalamış, petrole sahip ülkelerin halkları hiç bir zaman rahat nefes alamamış ve hatta bu eşsiz kaynağın ülkelerinden çıkmasından dolayı sevineceklerine rahat yaşayamaz bir duruma getirilmişlerdir. Günümüzde medeniyetin gelişmesinde, ülkelerin ilerlemesinde hala en önemli enerji kaynağını meydana getiren petrol ve petrol ürünleri, aynı zamanda, dünya siyasetinin de süper güçler olarak bilinen ABD, Rusya ve Avrupa Birliği’nin uygulamakta olduğu politikalara da yön vermektedir.”

Doç Dr. Kılıç, Türkiye’nin yıllardan bu yana yapmış olduğu enerji projelerinin tehlikeye girmek üzere olduğunu belirterek, “20. Yüzyılın sonlarına doğru yaklaşıldığında özellikle Kafkaslar’da önemli bir değişime uğrayan siyasi, ekonomik atmosfer ve olaylar bu karmaşık bölgede yer alan ve yeni bağımsızlığını kazanmış Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan’ı jeopolitik, jeostrajetik ve ekostrajetik açıdan çok önemli bir konuma getirmiştir. Hazar Bölgesinde bulunan petrol ve doğal gaz kaynaklarının diğer ülkelere taşınmasında ve dağıtım merkezi haline gelme konusunda, çalışma ve kulis çalışmalarını sürdüren Türkiye’nin, Batı ile Ortadoğu ve Orta Asya arasında enerji koridoru olma açısından stratejik önemi daha da artmıştır.

Son hafta yaşanan çeşitli olumsuzluklar ve Kafkaslarda savaş seslerinin gelmesi petrol fiyatlarını ve Türkiye’nin yıllardan bu yana planlarını yapmış olduğu Batı ile Ortadoğu ve Orta Asya arasında enerji koridoru olma planlarını tehlikeye sokmaktadır. Bütün bunların yanı sıra, Türkiye’nin Orta Asya arasında enerji koridoru olma plan ve çalışmalarına her ne kadar destek olduğunu savunsa da ABD tarafından perde arkasında, Rusya tarafından ise açık ve net bir şekilde istenilmemektedir” diye açıklamasına devam etti.

PETROL FİYATLARI TEKRAR ‘PİK’ YAPACAK

Kılıç, petrol fiyatlarının azalması ile rahatlayan Türkiye’nin, bu savaş ile tekrar yükselecek petrol fiyatları ile sıkıntıya gireceğini belirterek “Günümüzde petrol fiyatları öyle bir hal almıştır ki, havadaki nemden bile kendisine pay çıkartmakta ve hemen artışa geçmektedir. Bu durum üzerinde ABD ve Rusya gibi devletler ile adeta bu devletlerin güdümünde faaliyetlerini sürdüren büyük petrol şirketlerinin önemli payları bulunmaktadır. Bundan yaklaşık bir ay önce adeta ‘pik’ vuran petrol fiyatları son iki haftada durağan bir hale gelmiş, hatta düşüş trendine girmiştir. Belki de bu hafta ortaya çıkan bazı gelişmeler belki de petrol fiyatlarını durağan halden çıkarak tekrar pik vurmasına ve Türkiye’nin, Batı ile Ortadoğu ve Orta Asya arasında enerji koridoru olma açısından stratejik önemini azaltmaya yönelik olacaktır” şeklinde konuştu.

BTC’Yİ, PKK BOMBALADI, ABHAZYA’DA BOMBALAYACAĞINI İDDA ETTİ

Doç. Dr. Mahmut Kılıç, “Özellikle bu hafta içinde meydana gelen ve PKK tarafından üstlenilen Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Petrol Boru Hattındaki patlama petrol fiyatlarında artışa neden olmuştur. Bütün bunların yanı sıra, Gürcistan ve bu ülkeden bağımsızlığını ilan eden Güney Osetya arasındaki çatışmalar Gürcü kuvvetlerin cuma günü Güney Osetya Başkenti Tshinvali’yi ağır bombardımana tutmasıyla alevlendi. Rusya’nın bu operasyon karşısında bölgedeki silahlı kuvvetlerini harekete geçirerek Gürcü topraklarındaki hedefleri vurması tansiyonu iyice artırdı ve çatışmayı savaş boyutuna taşıdı. Rusya-Gürcistan savaşı başladı bile. Bütün bunların yanı sıra, Abhazya’nın lideri Sergey Bağapş da çarşamba günü yaptığı açıklamada Güney Osetya’da yaşananlara ilgisiz kalamayacaklarını belirterek Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) ‘ye ve diğer enerji hatlarına sabotaj düzenleyebilecekleri tehdidinde bulunmuştur. Çatışmaların bu hatta zarar vermesi inişe geçen petrol fiyatlarında yeni bir yükselme trendi başlatabilmesi ise beklenen bir gelişmedir” uyarısında bulundu.
Kılıç, bütün bu gelişmelerin doğrudan Türkiye’yi olumsuz etkileyeceğini vurgulayarak ilk önemli tehdit ve tehlikenin Nabucco projesi olacağına işaret ederek “Türkiye açısından diğer önemli bir husus ise, Batı ile Ortadoğu ve Orta Asya arasında enerji koridoru olmaya aday olan ve bu konuda Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) projesini hayata geçiren ve diğer bir önemli bir proje olan, Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak olan Nabucco projesinin gecikmesine neden olabilecektir.” öngörüsünde bulundu.

BU SAVAŞ TÜRKİYE’Yİ ETKİLEYECEK BİR ENERJİ OYUNUDUR

Kılıç, açıklamasını şöyle bitirdi:

“Netice olarak Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) ‘ye yapılan sabotaj, ABD’nin desteklediği Gürcistan’ın Osetya saldırması, Rusya’nında bunu bahane ederek Gürcistan’a saldırması belki de, petrol fiyat istikrarını bozmaya yönelik yeni bir enerji oyunu olmakla birlikte, dolaylı olarak da, Türkiye’nin Orta Asya arasında enerji koridoru olma plan ve çalışmalarını etkileyebilecek önemli bir enerji oyunudur. Bu olaylar sonucunda yine etkilenen gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeler olacak ABD ve Rusya’nın ekmeklerine yağ
sürülecektir”.

ADANA (İHA)





TÜRKİYE VE KYOTO PROTOKOLÜ

17 07 2008

2001 yılında Marakeş’te gerçekleştirilen 7. Taraflar Konferansı’nda alınan 26 numaralı karar uyarınca Türkiye’nin adı BMİDÇS Ek-II Listesinden çıkartılmış ve Taraflar Türkiye’nin özgün koşullarını tanımaya davet edilmiştir. Böylelikle Türkiye 24 Mayıs 2004 tarihinde, Sözleşme’nin Ek-I Listesindeki diğer ülkelerden farklı konumdaki bir Ek-I Ülkesi olarak Sözleşme’ye katılmıştır. Bilindiği gibi ABD ve Avustralya, Kyoto Protokolü’nün bütün süreçlerine baştan sona katılmış olmalarına ve kabul edilen metni imzalamış olmalarına rağmen, daha sonra, kendi iç politik gerekçeleri sebebiyle Protokol’ü onaylamamışlardır. Kyoto Protokolü 1997 yılında kabul edildiğinde Türkiye henüz Sözleşme’ye taraf olmadığı için Kyoto Protokolü kapsamında Türkiye’ye özgü herhangi bir sayısallaştırılmış salım sınırlaması veya azaltılması belirlenmemiştir. Bu nedenle Türkiye’nin adı Kyoto Protokolü Ek-B Listesinde yer almamaktadır. Bu çerçevede Türkiye, Kyoto Protokolü’ne henüz taraf değildir. Beyaz Rusya da, BMİDÇS’ye 2001 yılında katıldığı için Kyoto Protokolü Ek-B Listesinde yer almamaktadır. Bununla beraber Beyaz Rusya, 2005 yılı Ağustos ayında Kyoto Protokolü’ne taraf olmuş, Protokol’e katılmasının ardından da Ek-B Listesinde yer almak üzere Sekretarya’ya başvurmuştur. Özetle;
-Türkiye, 2001 yılında kabul edilen 26/CP/7 numaralı karar uyarınca Sözleşme Ek-1’de, diğer ülkelerden farklı bir konumda yer almaya hak kazanmış ve 2004 yılında da Sözleşme’ye katılmıştır.
-Kyoto Protokolü 1997 yılında kabul edildiğinde, Beyaz Rusya ve Türkiye – her ikisi de henüz Sözleşmeye taraf olmadıkları için- salım azaltım yükümlülüklerinin belirlendiği Ek-B Listesinde yer almamaktadır.

-Türkiye, ABD ve Avustralya gibi Kyoto Protokolü’nü reddetmemiştir. Sadece, diğer tüm ülkeler gibi, BMİDÇS kapsamında yürütmekte olduğu çalışmaların bir sonraki aşaması olarak değerlendirmeye devam etmektedir.

-Beyaz Rusya, önce 2005 yılında Kyoto Protokolü’ne taraf olmuş, daha sonra kendi talebi doğrultusunda yürütülen müzakereler sonrasında, -%8 hedefiyle Ek-B’de yer alma hakkına sahip olmuştur.

-Türkiye, bugün Sözleşme’de Ek-I Listesinde olan ancak Protokol’de Ek-B Listesinde yer almayan tek ülkedir.

Ancak bu durum, utanılacak ya da kötü bir şey değildir. Tam tersine Türkiye için büyük avantajlar sağlamaktadır.





NERDEN NEREYE

8 07 2008

Şu zamanlarda girmek için nelerden vazgeçtik, neleri verdik ve vermeye devam ettiğimiz şimdiki BM, o zaman cemiyetler milleti. Atatürk zamanında bizim değil onların bizi sokmaları içni ısrar ettikleri bir belge…





REFORM

6 07 2008

Bu günlerde görsel ve yazınsal basında sıkça yeralan,biz farkında bile olmadan sürekli kulağımıza ilişen bir sözcük vardır.(reform)

Basında yeralan bu konuya biraz kulak kabarttığımızda,reform sözcüğünü iki ana başlık altında toplandığını farkedebiliriz.Bunlardan birincisi AB reformları,ikincisi ise IMF reformlarıdır.Başlıkların az olmasına rağmen konunun yelpazesi oldukça geniştir.

İfade özgürlüğü,demokrasi,insan hakları…….

Konular sayıca çok fazla olduğu gibi tartışma yönünden ağır,dengeler yönünden ise hassastır;Ancak bu kadar çok üzerinde durulan reform’un gerçektende hakkını verebiliyormuyuz?Türkiye’nin reformlara ihtiyaç duyduğu açık bi gerçektir.İşte sorunda burda patlak verimektedir.Üzerinde durulan reformlarla,ihtiyaç duyulan reformlar arsında büyük farklar vardır.IMF ve AB reformları(yaptırımları!) bizim ihtiyaçlarımızın çok altındadır.

Türkiyede yapılacak olan devrimler üç ana kol üzerinden başlamalıdır.Bunlar;ekonomi,sağlık ve eğitim olmalıdır.Bu alanların ihtiyaç duyduğu yenilikleri gerçekleştirmek için bürokrat,asker,sivil,esnaf,çiftçi,sosyolog,psikolog gibi karma üyelerden oluşan gruplarla,devletin kademeleri diyalog içinde olmalı,uzun soluklu birçok araştırma yapılmalıdır.Bu alanlardaki değişiklikler elbette zorlu ve zaman alıcı alacaktır.Eğer bu milletin sorumluluk yüklediği bireyler ,üzerine düşenleri gerçekleştirmekte  kararlı olur,ellerine taşın altına koyarlarsa mutlak başarıya ulaşacaktır.

Unutulmamalıdır ki Türk milletinin kudretli desteğini alanlar,hedefelerine sadece hayalleriyle bile ulaşabilirler.

                                                                                                        ERDEM  GÖNCÜ





ABD POLİTİKALARI VE TÜRKİYE

29 06 2008

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ABD’yi dünyanın tek süper gücü haline getirmiştir, ABD’ye sempati ve antipati dumanın ötesinde ABD hiç kimsenin inkar edemeyeceği, uluslararası sistemde görmezden gelinemeyecek çok etkili bir konuma gelmiştir. Bu bağlamda Türk ABD ilişkileri II. Dünya Savaşı’ndan itibaren gelişmeye başlamış, hatta Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye’nin öneminin erazyona uğradığı korkularının tersine “stratejik ortaklık” olarak adlandırılan bir seviyeye yükselmiştir. Her ne kadar 2003 Irak Savaşı aynen daha önce Johson Mektubu, Afyon Sorunu, ambargo krizlerinde olduğu gibi Türk ABD ilişkilerinde kırılmaya yol açsada, daha sonra örtüşen çıkarların çatışan çıkarlara göre çok daha fazla olmasının etkisi ile ilşkiler tamir edilmiş ve iki ülke tekrar yakınlaşmıştir.

Bu kitap temel olarak farklı zamanlarda farklı kitap, dergi, gazete ve sitelerde Türk ABD ilşkileri, ABD dış politikası, Küresel Mücadeleler, Şanghay İşbirliği Örgütü, Büyük Ortadoğu Projesi gibi konularda yayınlanmış çalışmaların gözden geçirilmesi sonucu oluşturulmuştur. Bazı bölümler tamamen güncelleştirilirken, bazıları küçük mudaheleler dışında aynen bırakılmıştır. Çalışmanın ülkemizde uluslararası ilişkiler alanındaki bilgi birikimine katkıda bulunacağını ümit ediyorum. (önsözden)

Yazar İdris BİLAL
Yayınevi Lalezar
Yayın Tarihi 17.06.2008
Sayfa Sayısı 293





IRAK SAVAŞININ GALİBİ İRAN

29 06 2008

Fransa’nın eski başbakanı Dominique de Villepin, İran’ın Irak savaşının en büyük galibi olduğunu söyledi.

Latin Amerika ülkelerini gezen ve ziyaretleri çerçevesinde Peru’nun başkenti Lima’da “El Comercio” gazetesine demeç veren de Villepin, “Irak savaşının en büyük galibi İran’dır. İran, Irak’taki Şiilerle birlikte savaşın yarattığı düzensizliğin ve bölgede artan terörün de yardımıyla durumdan yarar sağladı” dedi.

Koalisyonda yer alan ülkelerin, bütün yabancı birliklerin ülkeden ne zaman çekileceği konusunda açıklama yapmadığı müddetçe, Irak’ta hiçbir şeyin mümkün olmadığı görüşünü dile getiren Dominique de Villepin, “Irak’ın egemenliği Iraklılar tarafından açıkça ifade edilmediği müddetçe, Iraklılar kendilerini sorumlu hissetmeyecekler” ifadesini kullandı.

Eski Başbakan, “Irak’ta egemenliğin kaybedilmesinin, içerideki siyasi yaşamda Kürtler, Şiiler ve Sünnilerin durumdan faydalanmasına olanak sağladığını ve her grubun kendi stratejilerini benimsediğini” de belirterek, “İslam ile Batı, büyük ülkelerle büyük dinler arasında bir diyalog eksikliği, bir anlayış ve bir saygı eksikliği var ve aslında en çok da buna ihtiyacımız var. Biraz daha fazla diyalog için de Batı’daki korku ve güvensizlik hissinin artmasını engellemek lazım” dedi.
HÜRRİYET





YEŞİ AMPUL İLE KIZIL ELMA ARASINDA

29 06 2008

Din motifli çatışmalar… Demokrasiye yönelik komplolar…
“Derin” kökleri olan kanlı provokasyonlar…
20. yüzyılı bunlarla tükettik.
Ve acıyla görüyoruz ki, aynı tezgâh, kanlı bir miras gibi 21. yüzyıla aktarılıyor.
1966′da Genelkurmay Başkanı’nı eleştirdi diye gazeteci İlhami Soysal’ı döven Özel Harpçi yarbayın misyonunu 2006′da oğlu üstleniyor.Ve bizler, medeni eleştiriyi kör şiddetle yanıtlayan çetelerin ikinci kuşağını devralıyoruz.

* * *

Hükümeti eleştirdikçe tepki mektupları geliyor:
“Sağduyunu kaybettin” diyor bir kısmı…
Bir başka kesim, “Yeni mi uyandın?” diye dokunduruyor.
Oysa bugüne kadarki “sağduyulu yaklaşım”ımızın da, “şimdiki uyanıklığımızın” da nedeni politikalar…
Erdoğan, AB’ye uyum sürecinde özgürlükleri genişleten demokratikleşme reformlarına imza atarken destekledik.
ABD baskısı karşısında Irak bataklığına uzak durmaya çalıştığında omuz verdik.
“Kürt sorunu”nun çözümüne söz verirken cesaretlendirdik.
Siyaset, askerin etki alanından, derin devletin tahakkümünden çıksın istedik.

* * *

Sonra ne oldu?
Erdoğan, reform sürecinde frene bastı.
AB’ye mesafeli durdukça ABD çizgisine daha yakınlaştı.
Şemdinli’de derin devletle hesaplaşma yönünde cesareti olmadığını ortaya koydu.
İtibarındaki gerilemeyi durdurmak, tabanına söz verip yapamadıklarını unutturmak, yoğunlaşan kadrolaşmasını gölgelemek için kışkırtıcı demeçlerden, gereksiz polemiklerden medet umdu.
Danıştay’ın uyarılarına kulak tıkarken, hedef gösteren gazetelere göz yumdu.
Sonuçta bugüne dek işbirliği içinde olduğu Genelkurmay Başkanı’nı ve hükümet içindeki aklı selim sahibi bakanları bile karşısına aldı. Kendi elleriyle bir karşı-cephe yarattı.
Başbakan şimdi “Bu bir güç kavgasıdır” diyor.
Zaten siyaset bu değil midir?
Bunu öğrenmek için ille o kavgayı kaybetmek mi gerekir?

* * *

Sağduyumuzu filan yitirmedik.
Kendimize de yeni gelmedik.
Baştaki reformist damarını kaybeden, otorite karşısında boyun eğen, anayasal kurumları hedef gösteren, sert çıkışlarla toplumu geren Başbakan’ın kredisini tükettiğini görüyoruz.
Danıştay saldırısı hükümete yönelik bir komploysa bile bize düşen, hem saldırgan demeçlerle bu komploya zemin hazırlayan hükümeti hem de komplocuları eleştirmek, oyuna gelmemektir.

* * *

Hükümetin karşısına dikilen cepheye gelince…
Köşk kapışması öncesi Cumhuriyet’in yeniden yollara çıkan Demirel’i övdüğü, Türk-İslam sentezcisi saldırganın evinden “Türk Solu” dergilerinin çıktığı, AB karşıtı rüzgârların ulusalcı akımların yelkenini doldurduğu, askerin yeniden eski konuşkanlığına kavuştuğu karmakarışık bir döneme giriyoruz.
Yeşil ampulün karşısına “Kızılelma koalisyonu” öneriliyor.
Biz ise, kendi gençliğimize mal olan milliyetçi cephelere, onların tetikçilerine, derin entrikalara 21. yüzyılı da kaptırmak istemiyoruz.
Çareyi, yeşil ampule de kırmızı elmaya da ihtiyaç bırakmayacak, hukuktan ve emekten yana, sivil, özgürlükçü, demokratik bir oluşumda görüyoruz.
C.Dündar





ZİYA GÖKALP VE FELSEFE

29 06 2008

Bilim, objektif ve olumlu olduğu için, milletlerarasıdır. Bundan dolayı, bilimde Türkçülük olamaz. Fakat felsefe, bilime dayanmış olmakla beraber, bilimsel düşünüşten başka türlü bir düşünüş biçimidir. Felsefenin objektif ve olumlu sıfatlarını kazanabilmesi ancak bu sıfatlara sahip olan bilimlere uygun olması sayesindedir. Bilim kabul etmediği hükümleri felsefe kanıtlayamaz. Bilimin kanıtladığı gerçekleri felsefe ortadan kaldıramaz. Felsefe, bilime karşı bu iki kural ile bağlı olmakla beraber bunların dışında tümüyle özgürdür. Felsefe, bilimle çelişkiye düşmemek şartıyla ruhumuz için daha ümitli, daha heyecanlı daha teselli verici, daha çok mutluluk bağışlayıcı, büsbütün yeni ve orijinal varsayımlar ortaya koyabilir. Zaten, felsefenin görevi bu gibi varsayımları ve görüşleri arayıp bulmaktır. Bir felsefenin değeri bir taraftan doğal bilimlerle uyumlu olmasını derecesiyle diğer yönden ruhlara büyük ümitler, heyecanlar teselliler ve mutluluklar vermesiyle, ölçülür. Demek ki, felsefenin bir bölümü objektif, diğer bölümü sübjektiftir. Buna göre felsefe, bilim gibi, milletlerarası olmak zorunda değildir. Milli de olabilir. Bundan dolayıdır ki, her milleti, kendisine göre bir felsefesi vardır. Bundan dolayıdır ki ahlakta, estetikte, ekonomide oluğu gibi, felsefede de Türkçülük olabilir. Felsefe, maddi ihtiyaçların gerektirmediği ve zorlamadığı çıkarsız kinsiz karşılıksız bir düşünüştür. Bu tür düşünüşe “spekülasyon” adı verilir. Biz, buna, Türkçe’de “muakale” adını veriyoruz. Bir millet, savaşlardan kurtulmadıkça ve ekonomik bir huzura ulaşmadıkça, içinde spekülasyon yapacak fertler yetişemez. Çünkü spekülasyon yalnız düşünmek için düşünmektir. Halbuki, bin türlü derdi olan bir millet; yaşamak için, kendini savunmak için, hatta yemek yemek ve içmek için düşünmek zorundadır. Düşünmek için düşünmek, ancak bu hayati düşünüş ihtiyaçlarından kurtulmuş olan ve çalışmadan yaşayabilen insanlara nasip olabilir. Türkler, şimdiye kadar böyle bir huzur ve rahata eremedikleri için, içlerinde hayatını spekülasyona adayabilecek az adam yetişebildi. Bunlar da, düşünüş yollarını bilmediklerinden, ideallerini iyi yönetemediler. Çoğunlukla dervişlik ve kalenderlik çıkmazlarına saptılar. Türkler arasında şimdiye kadar az filozof yetişmesi, Türklerin spekülasyona yeteneklerinin olmadığına yüklenmemelidir. Bu azlık, Türklerin henüz bilimlerce huzur ve rahatlık açısından spekülasyona uygun bir seviyeye yükselmemeleri ile açıklanırsa daha doğru olur. Bununla beraber, Türklerin felsefece geri kalmaları, yalnız yüksek felsefe bakımından doğru olabilir. Halk felsefesi bakımından Türkler, bütün milletlerden daha yüksektirler. Rostand adlı bir Fransız filozofu diyor ki;”Bir komutan için, karışısın da ki düşman ordusunun ne kadar askeri, ne kadar silah ve cephanesi olduğunu bilmek çok yararlıdır. Fakat onun için bunlardan daha çok yararlı bir şey vardı ki, o da, karşısındaki düşman ordusunun felsefesini bilmektir.” Gerçekten de, iki ordu ve iki ordu ve iki millet birbiriyle savaşırken birisinin yenip diğerinin yenileceği sonucunu veren en başlıca etkenler iki tarafın felsefeleridir. Kişisel hayatı vatanın bağımsızlığından kişisel çıkarı namus ve görevlerden daha değerli gören bir ordu kesinlikle yenilir. Bunun tersi bir felsefeye sahip olan ordu ise, kesinlikle yener. O halde, halk felsefesi bakamından yunanlılara ingilizler mi daha yüksektir; yoksa Türkler mi daha yücedir? Bu sorunun cevabını verecek, Çanakkale Savaşları ile Anadolu savaşlarıdır. Türklerin bu iki savaşta da yenmesinin nedeni maddi kuvvetleri değildi. Ruhlarında egemen olan milli felsefeleri idi. Türkler, maddi silahların, manevi değerleri hükümsüz bıraktığı son yüzyıla gelinceye kadar, Asya’da Avrupa’da, Afrika’da bütün milletleri yenmişler, egemenlikleri altına almışlardı. Demek ki Türk felsefesi, bu milletlere ait felsefelerin hepsinden daha yüksekti. Bugün de öyledir. Yalnız şu var ki, bu gün maddi medeniyet bakımından ve maddi silahlar dolayısıyla Avrupalı milletlerden gerideyiz. Medeniyetçe onlara eşit olduğumuz gün, hiç şüphesiz dünya egemenliği yine bize geçecektir. Mondros’ta esir bulunduğumuz zaman, orada kamp komutanı olan bir ingiliz şu sözleri söylemişti; “Türkler, gelecekte, yine cihangir olacaklarıdır.” Görülüyor ki, Türklerde, yüksek felsefe ileri gitmiş olmamakla beraber, halk felsefesi oldukça yüksektir. İşte felsefede Türkçülük, Türk halkındaki bu milli felsefeyi arayıp meydana çıkarmaktır. Ziya Gökalp’in Türkçülüğün Esasları Kitabından Alıntıdır. Saygılarımla.

politiccafe








Follow

Get every new post delivered to your Inbox.